Adı Yasak Ülkenin Çocukları
Kimsenin böyle geçmesin çocukluğu,
ölümü böyle gelmesin.
Rafael Alberti
Adı yasak bir ülkede, sadece ölenlerin bilindiği ve öldürenlerin “sır” olduğu günlerde doğan bütün kara gözlü çocuklara…
Heyhat!
Şuramda bir sancı. İçimde insanlık utanç içinde… Şuramda kara kızıl bir öfke… Önümden ölü çocuklar geçiyor, gözleri gecemden daha kara!
Barışı söylemeyenleri bağışlamıyor öfkem!
Barışı söylemeyenleri bağışlamıyor Uğur, Ceylan, Mehmet, İbrahim ve ismi gözlerimizden ırak tutulan niceleri… Barışı söylemeyenleri bağışlamıyor ölen çocukların anneleri!
Barışı söylemeyenleri bağışlamayacak tarih!
Yetmedi mi bu kadar ölüm, yetmedi mi bu kadar acı, gözyaşı, kan! Yetmedi mi Uğur, Ceylan, Mehmet, İbrahim ve ismi gözlerimizden ırak tutulan niceleri!
İsmi geçenler bizim çocuklarımızdır!
Bu yazı, unutmanın kolay olduğu bu coğrafyada yaşanan acıların ve yitip giden değerlerin hiçbiri unutulmasın diye kaleme alınmıştır.
Uğursuz zamanlarda doğduğun ve belki, yaşamış olsan, yaşlanacağın o topraklara şans getiresin diye mi ismini Uğur koydular çocuk?
Kimse söylememiş sana, on iki yaşında akşam 17 sularında sakın ola çıkma sokağa! On iki yaşında yanında baban olsa da, 17 sularında, hele bir de aylardan Kasımsa, sakın ola çıkma sokağa!
O küçük bedenini yaşından bir fazla kurşunla doldururlar, babanın yanı başında, babanla beraber öldürürler seni! Boyundan büyük bir silahı bırakıp yanı başına, üzerine yapıştırırlar kocaman bir yafta: TERÖRİST. Cebinden misketlerin dökülür… Bir de o küçük ayaklarına büyük gelen terliklerin kalır akıllarda!
Bir sızı olursun vicdan sahibi olanların şurasında!
İnceliklerin en çok lazım olduğu o topraklarda, yaşadığın topraklara incelik katasın diye mi adını Ceylan koydular yoksa doğduğunda da gözlerin bir ceylanınki kadar güzel miydi böyle?
O kocaman gözlerinde, şaşkınlığın okunduğu bir fotoğraf kaldı senden geriye! Sende mi ölümünü anlamlandıramadın çocuk? Orada otlatma hayvanlarını, yeşiline kanma çayırların! Bu gördüğün çiçekler, bu eşsiz yeşil, simsiyah bir ölümün üzerini örtüyor! Orası adı yasak bir ülke… Çocuk; üstüne havan mermisi düşebilir! Annen eteğinde taşır senden geriye kalanları!
Bir ressam çizer anneni ve seni.
Resminin ismi “annemin eteğine sığdım”!
Midem burkuluyor, içimde bir bulantı. İçimdeki bulantı senin cansız bedenin değil çocuk. Bu suskunluk… Bu sağırlık… Bu körlük… Eli ağzında, eli kulağında, eli gözünde maymun topluluğu! İnsanın maymundan geldiğini hatırlatan bu halleri midemi kaldırıyor…
Bir tek sen duy beni, kanma o çiçeklere çocuk, kanma o yeşile! Kanma ki kanamayasın; kanma ki, yüzyıllardır söylenen o türkü kana bulanmasın!
“Ceylan Senin Gibi Yüreğim Yara,
Cihanda Derdime Anam Bulmadım Çare,
Bir Yavru Kaybettim Gözleri Kara”
Ceylan gider, geriye bir yaralı maral kalır!
Nazım Hikmet sürgünde en çok memleketi ve oğlu Memet’i özlemiş…
İsmini kulağına fısıldayan biliyor muydu o şiirleri… Babanın içinde Nazım’ınkinden beter ve bir ömür kendini yeniden, yeniden çoğaltan bir hasrete mi denk geliyorsun şimdilerde?
“Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret, deli hasret oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun? Memet! Memet!”
Mehmet ne bir bayram sabahına uyanabilir artık ne de okulun ilk gününü görebilir… Mehmet’in okul önlüğüyle çekilen hiçbir fotoğrafı olmayacak. Annesi sokaktan zorla sokup içeri, çimdikleye çimdikleye plastik bir leğenin içinde yıkamayacak onu.
“Büyümez ölü çocuklar!”
O artık hep bir buçuk yaşında kalacak.
Evdeki kasvet bunaltmasın seni çocuk, balkona çıkmak için ağlama! Orası adı yasak bir ülke, güvenme annenin kucağına, kafana bomba çarpabilir! Günlerce ölümle yaşam arasındaki o çizgide gidip gelebilirsin… Ah çocuk, bir buçuk yaşında ölebilirsin! Küçücük bir gazete küpüründe geçer ismin; “Ölüm anne kucağında buldu Mehmet’i”…
“sen kurşun yağmurları altında
güneşin delik deşik edildiği bir ülkede doğdun”
Doğru bildiğinden vazgeçmeyen ve bu yüzden Nemrut tarafından ateşe atılan bir peygambermiş Hz. İbrahim!
Doğrunun savunucusu olman için mi İbrahim koymuşlar ismini?
Bir hayatı vardı senden öncekilerin; acıyla ve yoklukla karılmış, rüyalarını başka bir dilde görüp uyandıklarında başka bir dilde konuştukları…
Bir hayatı vardı senden öncekilerin; “Kuyruklu” diye tarif edildiği, mahpushanelerde eziyet görüp, bok yedirildiği! Yakılan köyleri vardı senden öncekilerin, ahırlarında canlı canlı ateşe verilen hayvanları!
Öğrendin ve unutmadın öğrendiklerini. Ve unutmasın diye kimse on yedi yaşının güzelliği ile bir ülke düşledin bu yaşananların bir daha yaşanmayacağı… Unutmasın kimse ve Lethe olmasın diye Dicle ırmağı bir dere yatağında can verdin!
“Güneşin delik deşik edildiği bir ülkede” delik delik edildi bedenin… Şimdi hikayeni anlatıyorum dilimin döndüğünce... ’17 yaşında gerçeğin savunucusu İbrahim Atabay’…
“Şimdi kim kandırabilir sizi bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için”
İşte buraya söylüyorum!
Ya yeni ölümlerin savunucusu olacaksınız ve artık insan olmaktan çıkacaksınız ya da barışı söyleyip bu toprakları yaşanılır kılacaksınız.
Ya dağlardan düze inen bahara vereceksiniz elinizi ya da bu uğursuz zemheriye yenilecek bahar.
Barışı söylemeyenleri affetmeyecek tarih ve barışı söylemeyenleri lanetleyecek savaşın öldürdüğü bütün çocuklar.
ölümü böyle gelmesin.
Rafael Alberti
Adı yasak bir ülkede, sadece ölenlerin bilindiği ve öldürenlerin “sır” olduğu günlerde doğan bütün kara gözlü çocuklara…
Heyhat!
Şuramda bir sancı. İçimde insanlık utanç içinde… Şuramda kara kızıl bir öfke… Önümden ölü çocuklar geçiyor, gözleri gecemden daha kara!
Barışı söylemeyenleri bağışlamıyor öfkem!
Barışı söylemeyenleri bağışlamıyor Uğur, Ceylan, Mehmet, İbrahim ve ismi gözlerimizden ırak tutulan niceleri… Barışı söylemeyenleri bağışlamıyor ölen çocukların anneleri!
Barışı söylemeyenleri bağışlamayacak tarih!
Yetmedi mi bu kadar ölüm, yetmedi mi bu kadar acı, gözyaşı, kan! Yetmedi mi Uğur, Ceylan, Mehmet, İbrahim ve ismi gözlerimizden ırak tutulan niceleri!
İsmi geçenler bizim çocuklarımızdır!
Bu yazı, unutmanın kolay olduğu bu coğrafyada yaşanan acıların ve yitip giden değerlerin hiçbiri unutulmasın diye kaleme alınmıştır.
Uğursuz zamanlarda doğduğun ve belki, yaşamış olsan, yaşlanacağın o topraklara şans getiresin diye mi ismini Uğur koydular çocuk?
Kimse söylememiş sana, on iki yaşında akşam 17 sularında sakın ola çıkma sokağa! On iki yaşında yanında baban olsa da, 17 sularında, hele bir de aylardan Kasımsa, sakın ola çıkma sokağa!
O küçük bedenini yaşından bir fazla kurşunla doldururlar, babanın yanı başında, babanla beraber öldürürler seni! Boyundan büyük bir silahı bırakıp yanı başına, üzerine yapıştırırlar kocaman bir yafta: TERÖRİST. Cebinden misketlerin dökülür… Bir de o küçük ayaklarına büyük gelen terliklerin kalır akıllarda!
Bir sızı olursun vicdan sahibi olanların şurasında!
İnceliklerin en çok lazım olduğu o topraklarda, yaşadığın topraklara incelik katasın diye mi adını Ceylan koydular yoksa doğduğunda da gözlerin bir ceylanınki kadar güzel miydi böyle?
O kocaman gözlerinde, şaşkınlığın okunduğu bir fotoğraf kaldı senden geriye! Sende mi ölümünü anlamlandıramadın çocuk? Orada otlatma hayvanlarını, yeşiline kanma çayırların! Bu gördüğün çiçekler, bu eşsiz yeşil, simsiyah bir ölümün üzerini örtüyor! Orası adı yasak bir ülke… Çocuk; üstüne havan mermisi düşebilir! Annen eteğinde taşır senden geriye kalanları!
Bir ressam çizer anneni ve seni.
Resminin ismi “annemin eteğine sığdım”!
Midem burkuluyor, içimde bir bulantı. İçimdeki bulantı senin cansız bedenin değil çocuk. Bu suskunluk… Bu sağırlık… Bu körlük… Eli ağzında, eli kulağında, eli gözünde maymun topluluğu! İnsanın maymundan geldiğini hatırlatan bu halleri midemi kaldırıyor…
Bir tek sen duy beni, kanma o çiçeklere çocuk, kanma o yeşile! Kanma ki kanamayasın; kanma ki, yüzyıllardır söylenen o türkü kana bulanmasın!
“Ceylan Senin Gibi Yüreğim Yara,
Cihanda Derdime Anam Bulmadım Çare,
Bir Yavru Kaybettim Gözleri Kara”
Ceylan gider, geriye bir yaralı maral kalır!
Nazım Hikmet sürgünde en çok memleketi ve oğlu Memet’i özlemiş…
İsmini kulağına fısıldayan biliyor muydu o şiirleri… Babanın içinde Nazım’ınkinden beter ve bir ömür kendini yeniden, yeniden çoğaltan bir hasrete mi denk geliyorsun şimdilerde?
“Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret, deli hasret oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun? Memet! Memet!”
Mehmet ne bir bayram sabahına uyanabilir artık ne de okulun ilk gününü görebilir… Mehmet’in okul önlüğüyle çekilen hiçbir fotoğrafı olmayacak. Annesi sokaktan zorla sokup içeri, çimdikleye çimdikleye plastik bir leğenin içinde yıkamayacak onu.
“Büyümez ölü çocuklar!”
O artık hep bir buçuk yaşında kalacak.
Evdeki kasvet bunaltmasın seni çocuk, balkona çıkmak için ağlama! Orası adı yasak bir ülke, güvenme annenin kucağına, kafana bomba çarpabilir! Günlerce ölümle yaşam arasındaki o çizgide gidip gelebilirsin… Ah çocuk, bir buçuk yaşında ölebilirsin! Küçücük bir gazete küpüründe geçer ismin; “Ölüm anne kucağında buldu Mehmet’i”…
“sen kurşun yağmurları altında
güneşin delik deşik edildiği bir ülkede doğdun”
Doğru bildiğinden vazgeçmeyen ve bu yüzden Nemrut tarafından ateşe atılan bir peygambermiş Hz. İbrahim!
Doğrunun savunucusu olman için mi İbrahim koymuşlar ismini?
Bir hayatı vardı senden öncekilerin; acıyla ve yoklukla karılmış, rüyalarını başka bir dilde görüp uyandıklarında başka bir dilde konuştukları…
Bir hayatı vardı senden öncekilerin; “Kuyruklu” diye tarif edildiği, mahpushanelerde eziyet görüp, bok yedirildiği! Yakılan köyleri vardı senden öncekilerin, ahırlarında canlı canlı ateşe verilen hayvanları!
Öğrendin ve unutmadın öğrendiklerini. Ve unutmasın diye kimse on yedi yaşının güzelliği ile bir ülke düşledin bu yaşananların bir daha yaşanmayacağı… Unutmasın kimse ve Lethe olmasın diye Dicle ırmağı bir dere yatağında can verdin!
“Güneşin delik deşik edildiği bir ülkede” delik delik edildi bedenin… Şimdi hikayeni anlatıyorum dilimin döndüğünce... ’17 yaşında gerçeğin savunucusu İbrahim Atabay’…
“Şimdi kim kandırabilir sizi bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için”
İşte buraya söylüyorum!
Ya yeni ölümlerin savunucusu olacaksınız ve artık insan olmaktan çıkacaksınız ya da barışı söyleyip bu toprakları yaşanılır kılacaksınız.
Ya dağlardan düze inen bahara vereceksiniz elinizi ya da bu uğursuz zemheriye yenilecek bahar.
Barışı söylemeyenleri affetmeyecek tarih ve barışı söylemeyenleri lanetleyecek savaşın öldürdüğü bütün çocuklar.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder