Katranı Ezsen Olur mu Şeker?
Doğduğum şehri çok seviyorum… Çocukluğumun geçtiği o yoksul sokaklarda dolaşmak ve kendi geçmişime dokunmak gerçekten güzel bir duygu. Dönem dönem işim gereği uzaklaşmak zorunda olduğum şehrimi hep özlemişimdir. Dostlarım ve arkadaşlarım, bunaldığımda kendimi attığım denizin kıyısı… Hasretten içimin titrediğini bilirim…
Yoksulluğun hüküm sürdüğü bir ülkede yaşam koşullarınız kötü ise eğer, insan gibi yaşamak istiyorsanız, zorunlu olarak doğduğunuz toprakları terk edebilirsiniz pekâlâ. Yoksa insan yaşadığı toprakları ne için terk eder?
Orada umut bitmiştir artık. Orada ekmek yoktur ve aşk karın doyurmaz.
Bir şehri terk etmek, aslında yaşadığınız hayatın o güne kadar biriktirdiklerinden de vazgeçmeniz anlamına gelir. Yaşadığınız yeri terk ederken o yere dair artık hiçbir beklentinizin gerçek olamayacağını bilmenin kederiyle yüzleşirsiniz.
Devam edelim empatiye…
Yoksulluğa teslim olan bir ülkeden, açlığa teslim olmamak adına, o güne kadar biriktirdiğiniz maddi ve manevi her şeyden vazgeçerek kaçıyorsunuz. Bir başka ülkede denemek istiyorsunuz şansınızı. Ve bir dönem dedelerinizin yaşadığı ve üzerinde büyük acılar çektiği bir ülke olan Türkiye’yi seçiyorsunuz.
Ve bu ülkede kaçak işçi statüsünde sosyal güvenceden yoksun olarak işgücünüzü ederinden daha düşük bir fiyata satıyorsunuz. Tornacıysanız torna tezgâhında, marangozsanız hızarda bırakıp bir uzvunuzu, geldiğiniz topraklara eksik dönme ihtimaliniz de var yani.
Bu kadarla sınırlı değildir yaşadığınız, bir de onurunuzdan eksilenler vardır. Haksızlığın karşısında susmak, söyleyecek sözünü yutmak. Ederine fiyat biçilemeyecek bir çile. Maruz kaldığınız bütün haksızlıkları sineye çekmek zorundasınız… Zira olur da yaşadığınız haksızlıklara katlanamazsanız kaçak olarak yaşadığınız bir ülkede işsiz, evsiz ve açsınız demektir. Belki de sırf bu yüzden sıkarsınız dişinizi ve gelecek güzel günlerin hatırına yutkunup geçersiniz. Umuda sıkı sıkıya tutunursunuz yani.
Bu kadar zor bir hayatı yaşıyor, bu topraklardaki kaçak Ermeni işçiler.
Bugünlerde bu zor yaşam koşullarının yanı sıra tedirginler. Çünkü bizatihi ülkenin başbakanı tarafından eşine az rastlanır bir pervasızlıkla tehdit edildiler.
Her fırsatta Kasımpaşalılığıyla övünen bir başbakanı var bu ülkenin.
Lakin belli ki Ankara yaramamış başbakana, özüne yabancılaşmış, dejenere olmuş Kasımpaşalılığı. Eksilmiş bir şeyler. Kasım gitmiş, sadece paşa kalmış…
Mahalleli ama ittihatçı… Siz bakmayın onun öyle asker karşısında yüksek perdeden demokrasi havariliğine filan soyunduğuna…
Söz konusu olan devletin kırmızı çizgileri olduğunda, o da bizatihi devletin esas sahipleri kadar acımasız olabiliyor pekâlâ…
Yüz bin insanın uykularını kaçırabilecek kadar acımasız…
Evet, yüz bin Ermeni umut kapısı, ekmek kapısı ya da bir başka hayatı aralayan geçiş noktası olarak gördükleri Türkiye’de diken üstünde yaşıyorlar artık.
Belediye başkanından bozma başbakan o insanların hayatını pazarlık konusu yapabilecek kadar -en hafif ifade ile- nezaketten uzaklaşabiliyor.
Gazeteci dostumuz Hrant’ın katledilişinin yıldönümünde Agos gazetesi önünde gerçekleştirilen anma toplantısında konuşan Arat Dink “ Yüzyıl önce ülkenin yüzde yirmisiydik, bugün binde biri değiliz. Yüzyıl önce avdık, şimdi yem olduk” demişti.
Evet, yüz yıl önce bu ülkenin yüzde yirmisi olan Ermeniler, ittihatçılar tarafından tehcirle bu topraklardan sökülüp atıldılar ve nicelik olarak bir tehdit olmaktan çıkarıldılar. Yüz yıl sonra bugünlerde konuşulmaya başlanan bir olgunun kendisi bile devlet sahiplerini bu kadar tedirgin ediyorsa eğer, yüz yıl önce yapılanları tahmin etmeye ne vicdanım ne de aklım el veriyor. Ve biliyorum ki benim aklımın ve vicdanımın anlamaya el vermediği vahşeti yaşadı bu halk.
Yakın günlerde ifşa edilen kafes planını hatırlayalım. O planda ‘Hrant Dink Operasyonu’ndan ve ‘gayrimüslimler üzerine korku salmaktan’ bahsediliyordu. Ermeniler ve bu topraklardaki bütün gayrimüslimler, darbe koşullarını hazırlamak için yem olarak kullanılıyordu.
Biliyoruz ki 30 Nisan’da İngiltere Parlamentosu’nun alt kanadı olan Avam Kamarası'nda soykırım karar tasarısının görüşülecek. Bizim bildiğimizi kuşkusuz başbakan da biliyor. Ve bu yüzden, ABD’deki kararın bir benzerinin İngiltere’de çıkmaması için demeç verdiği BBC’ye açıktan tehditlerle dolu bir mülakat verdi.
Askerin karşısında demokrasi havarisi kesilen başbakana sormak gerekiyor şimdi:
Bu topraklarda kaçak işçi statüsünde yaşayan Ermenileri pazarlık konusu haline getiren sizi ‘Kafes Planı’nı tertipleyenlerden ayıran ne var?
Görüyoruz ki, Cumhuriyet tarihi boyuca istisnasız bütün sınır komşularıyla kanlı bıçaklı olan ve ‘sözde dış mihraklara’ karşı içerideki gayrimüslimlere rehin muamelesi uygulayan devletin esas sahiplerinden pek de bir farkı yokmuş başbakanın.
Bir söz vardır bizim oralarda “katranı ezsen olur mu şeker… “ Devletin esas sahipleri ile devletin kırmızı çizgileri noktasında ortaklaşan başbakan, tehcir geleneğinin bu yüzyıldaki temsilcisi olmayı sanırım ziyadesiyle hak etti ve katranın ne kadar ezilse de şeker olamayacağını bir kez daha hatırlattı bizlere.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder