Yeryüzü Sıcak Olsun Diye...
Böyle kazanılır ekmek parası..”
Orhan Veli
Her defasında yeryüzünün en anlamlı ve en mühim meselesinden bahsedermiş gibi başlardı söze… Aşk hali ile anlatırdı o elleri… Büyük bir vefa ve saygı olurdu ses tonunda… Ağzından dökülen sözcükler miydi sihirli olan yoksa bende mi öyle bir etki yaratıyordu bilemiyorum.
Her kelimesi içten, her kelimesi alın teri kokan bir hikâye…
Orhan Veli
Her defasında yeryüzünün en anlamlı ve en mühim meselesinden bahsedermiş gibi başlardı söze… Aşk hali ile anlatırdı o elleri… Büyük bir vefa ve saygı olurdu ses tonunda… Ağzından dökülen sözcükler miydi sihirli olan yoksa bende mi öyle bir etki yaratıyordu bilemiyorum.
Belki de bende bu etkiyi yaratan anlattıklarının bizim eşsiz hikâyelerimizden birisi olduğunu biliyor olmamdı.
Değerli yoldaşım Bülent Çalık’tan bahsediyorum.
Aşk hali ile anlatırdı babasının o siyah, yaralı, kocaman ellerini…
Bir maden işçisiydi Muharrem Amca; yıllarca Zonguldak’ta maden ocaklarında çalıştı, şimdilerde emekli.
Birdenbire hatırlamadım Bülent’i ve Muharrem Amca’yı. Oysa birdenbire ve sebepsiz yere hatırlamayı çok isterdim.
Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesindeki maden ocağında yaşanan grizu patlamasını duyduğumda anımsadım Bülent’le yaptığımız o sohbetleri.
Alabildiğine donuk bir tonlama ile Bursa’da onlarca işçinin göçük altında kaldığını söylüyordu haber spikeri.
“Yeryüzü sıcak olsun” diye maden ocağına inen işçiler o gün son kez indiler maden ocağına…
Hayranlıkla sevdikleri babalarını bekleyen çocuklar veyahut eşlerini bekleyen kadınlar büyük bir yıkım yaşadılar o gün.
Fecaatti yaşanan ve ilk değildi kuşkusuz.
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Genel Müdürlüğü'nün istatistiki verilerine göre 1955-2009 yılları arasında kömür ocaklarındaki iş kazalarında 2687 işçi öldü, 326.321 işçi ise yaralandı.
İlk duyduğumuzda vicdanımızı kanırtan, adına iş kazası dedikleri bu cinayet, günlük rutinimiz içerisinde eriyip gitti. Evet, kaza filan denemezdi buna, düpedüz cinayetti. Üstelik maden ocağında çalışan işçilerin anlattığından çıkan sonuca göre, devlet de bu cinayetin ortağıydı. Maden ocağını denetime giden müfettişler maden ocağını denetlemek yerine, ofisinde işveren ile sohbet edip çay içmeyi yeğlemişlerdi. Panik haliyle midir bilinmez; daha önce çalıştırılmasında hiçbir sakınca görülmeyen maden ocağı, yaşanan fecaatin sonrasında 6 ay süreyle kapatıldı.
Ölümü kanıksamakta pek bir maharetli olan bizler, madencilerin ölümlerini tıpkı Tuzla’daki iş cinayetleri gibi kanıksamıştık (en azından benim için böyleydi durum). Ta ki maden ocağının sahibi Nurullah Ercan gazete ilanları ile ortaya çıkana kadar.
Evet; 10 Aralık tarihinde gerçekleşen göçükten sonra sırra kadem basan Büyükköy Madencilik’in sahibi Nurullah Ercan ancak 8 gün sonra ortaya çıktı.
Ortalıktan kayboluşu sessiz olmuştu ama dönüşü alabildiğine pervasızdı.
Nurullah Ercan gazetelere verdiği ilanda olaydan büyük bir üzüntü duyduğunu ve bu yüzden işçilerin ailelerine 15.000 lira kan parası vereceğini ve ölen madencilerin çocuklarının eğitim masraflarını üstleneceğini, onlara iş bulacağını açıkladı. Devlet erkânını selamlamayı da unutmamış ve Enerji Bakanı Taner Yıldız, Çalışma Bakanı Ömer Dinçer ve Bakan Faruk Çelik'e teşekkürlerini bildirmişti Nurullah Ercan.
Bu ilan burjuvalara has bir kibir ve pervasızlık örneğiydi. Yaşamı paradan yahut para kazanmaktan ibaret olanlar, paranın her şeye muktedir olduğunu zannederler. Bu yüzden ölüm sonrasında yaşanan acıya paha biçebilecek kadar pervasız olabilirler. Döktüğünüz gözyaşının, gördüğünüz kâbusun, çektiğiniz acının, yitirdiğiniz canın bir ederi vardır onlar için.
Bu kez öyle olmadı. Bu kez ölen işçilerin aileleri alabildiğine mağrurdu. Reddettiler kan parasını. Acılarına paha biçilmesine izin vermediler. Maden ocağının sahibinin serbest bırakılmasına itiraz etmek için adliyeye giden işçi yakınları adliye önünde; “Maden sahibinin gazete ilanıyla vereceğini açıkladığı 15’er bin lirayı hiçbirimiz kabul etmeyeceğiz” dediler. Ölen işçilerin eşleri 40’a yakın çocuğun yetim kaldığını belirtip; “Bize vereceğini söylediği para ile maden ocağının eksiklerini tamamlasın” dediler.
Her şeye bir eder biçebileceğini sanan burjuvaların pervasızlığını boşa çıkaran bu reddediş, göründüğünden daha büyük bir anlam taşımaktadır. Tuzla’da yaşanan iş cinayetlerinin karşısında güçlü bir hareketin oluşamamasının en önemli sebeplerinden birisi işveren tarafından ödenen kan parasıdır.
İş cinayetlerinin önüne geçme kavgası veren işçi sınıfı hareketinin bu alanda kazanım elde edebilmesinin koşullarından birisi işverenlerin kan parası hamlesini boşa çıkarmaktır. Bu anlamda işçi sınıfı hareketi, ölen işçilerin acılı ailelerine bir teşekkür ve dayanışma borçludur.
Ölümü güzellemek hayatı karalamaktır. Öleni güzellemek güzel olanı yâd etmektir. Alın terinden başka satacak hiçbir şeyi olmadığı için yeryüzünün dehlizlerine sürgün edilen madencilerden 19’u artık yaşamıyor.
Nazım Hikmet bir şiirinde söylüyordu; “Yaşamı adil olmayanın ölümü de adil olmaz” diye… Bu hayatın adil davranmadığı ve güneşi hepimizden az görmeye mahkûm ettiği madencilerin ölümü de adil olmadı. Madenciler karanlıkta öldüler.
Dilin küfre değdiği zamanlardan geçiyoruz. Gayriihtiyari oluyor bu, bir gazete ilanı çileden çıkarabiliyor insan olanı.
Kapitalizm her şeye fiyat biçiyor ve bu böyle devam edecek… Ta ki fiyat biçilenler arasında yer alan yeryüzünün lanetlileri bir araya gelip kapitalizme kefen biçene kadar!
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder